$USD
EURO
ALTIN

“Bülent Ersoy için diva yazanlar utanmıyorlar mı?”

12 Temmuz 2017 - 08:17

İlhan KARAÇAY soruyor… Hollandalı gazeteci Alexader Munninghof’un deyimi ile bir hilkat garibesi olduğu iddia edilen bir insandan şu anda daha fazla bahsetmek istemiyorum. O’nun için değerli meslektaşım Yüksel Aytuğ aşağıdaki yorumu yazmış. Ben de 10 yıl önce bir yorum yazmıştım. Benden önce de Tolga Tanış bir şeyler yazmıştı. Sanırım bu üç yorumu uzun uzun okuyunca, […]

“Bülent Ersoy için diva yazanlar utanmıyorlar mı?”

İlhan KARAÇAY soruyor…

Hollandalı gazeteci Alexader Munninghof’un deyimi ile bir hilkat garibesi olduğu iddia edilen bir insandan şu anda daha fazla bahsetmek istemiyorum. O’nun için değerli meslektaşım Yüksel Aytuğ aşağıdaki yorumu yazmış. Ben de 10 yıl önce bir yorum yazmıştım. Benden önce de Tolga Tanış bir şeyler yazmıştı. Sanırım bu üç yorumu uzun uzun okuyunca, hem hilkat garibelerini, hem  şov dünyasının maskaralıklarını ve hem de seyirci kalitesini çok iyi öğrenmiş olacaksınız.
Buyurun, önce Yüksel Aytuğ’un hafta sonundaki yazısına bir göz atalım:
Aslında dudağımın kenarıyla gülüp geçecektim, ‘Sabun köpüğü bir eğlencelik işte, fazla ciddiye almaya değmez’ diyecektim ama ortaya öyle rezil görüntüler, o kadar avam muhabbetler çıktı ki, kalem oynatmadan duramadım.
Yapımcısı muhtemelen, ‘Kavga potansiyeli barındıran iki magazin gülünü deplasmanda ağız dalaşına çıkartayım, yanlarına bir saf melek, bir de güzel kadın iliştireyim, bakalım ne olacak?’ demiş, Show TV yönetimi de buna onay verince ortaya ‘Dünya Güzellerim’ adlı ucube bir yapım çıkmış..
   

Program, ismini Bülent Ersoy’un sahnede sık sık kullandığı ‘Dünyeaaaa güzellerimmm’ sözünden alıyor. Buradan da anlaşıldığı gibi assolist Bülent Ersoy, diğerleri uvertür… İlk bölüm büyük sansasyon yaratsın diye de Bülent Hanım’ı salmışlar burnu Kaf dağlarındaki Banu Alkan’ın üzerine… Hindistan’daki otelin lobisinde öyle düzeysiz bir ağız dalaşına girdiler ki; mahalle paçozlarının hamamdaki göbek taşında saç saça baş başa yoluşmaları, onların yanında ‘akademik konferans’ kalır. Bu sütunlara taşımakta güçlük çektiğim kavganın içinde hangi sözler yoktu ki! Bülent Ersoy, Banu Alkan’a “Sen psikopatsın, üstelik hadsizsin” diye yüklendi. “Hasta insan öyle her şeyi löp löp götürmez” deyince Banu Alkan ilginç bir ispat yöntemi kullandı:
”Ay valla ishalimin fotoğrafını çektim, sen inanmazsın diye…”
Kavganın dozunun giderek arttığı dakikalarda ise Bülent Ersoy son bombayı patlattı: “Altıma yapan ben değilim. Odana girilmiyormuş b.k kokusundan…”
Bu arada ‘melek’ misyonunu üstlenen Safiye Soyman ne yapacağını bilemez halde ara bulmaya çalışırken; program ismini azıcık hak etsin diye kafileye eklenen Burcu Esmersoy, yolculuğun başından beri takındığı ‘Nereden düştüm buraya?’ bakışları eşliğinde alt dudağını ısırıp duruyordu.

Diğer yandan görgüsüzlük de diz boyuydu. Kafile, seyahate 42 tanesi Bülent Ersoy’a ait olmak üzere 60 küsur bavulla çıktı. Bir de yurt dışı alışverişlerini ekleyin.
Dönüşte havaalanından VIP araçlar yerine damperli kamyonla alınmışlardır herhalde…
Dedim ya, aslında bu kadar kelime israf edeceğimi bile düşünmemiştim.
Ama kanıma çok dokundu. Ne mi? Türkiye’de insanları eğlendirmenin en kestirme yolu olarak ‘televizyon şovu’ adı altında ünlülerin birbirlerine hakaretler yağdırıp aşağılamalarının ‘programlanması’.
Peki program izlendi mi?
Bal gibi de izlendi. Peki bunun adı televizyonculuk mudur? Gerçek işi porno yıldızlığı olan çıplak kadınların yaptığı çamur güreşi ne kadar olimpik spor ise bu da o kadar televizyon programıdır.
Bir de neye üzüldüm biliyor musunuz? Programın ana sponsorunun, çocuklarımızı üniversite sınavlarına hazırlayan kitapları basan bir yayınevi olmasına…
Onca kültürsanat programı, sponsor bulamadığı için ekrana gelemezken hem de…

SacitAslan.com
Bülent Ersoy gerçeği…
Tarih: 1 Mart 2008 Cumartesi
 
Hürriyet Gazetesi’nin yıllarca Hollanda temsilcisi olan İlhan Karaçay’ı Avrupa’daki tüm Türk gazetecileri iyi tanır. Çünkü hepsinin ağabeyidir. Ancak Karaçay’ı eski şarkıcılar da tanır. Çünkü Hollanda’da en büyük konserleri organize eden kişidir.
                
Karaçay son gelişmeler karşısında dayanamayıp bize uzun bir mektup göndermiş. Daha doğruu Ersoy’u iyi tanımanız için yazmış. Tek kelime ilave etmiyorum, çıkarmıyorum da.
İlhan Karaçay’ın yazdığı ‘Bülent Ersoy gerçeği’ yazsısı sanki belgesel gibi.
Hadi hep birlikte okuyalım.                
‘1983 yılının nisan ayı idi. Eşim ile birlikte Frankfurt’a gitmiş ve o zaman çalıştığım Hürriyet bürosuna uğramıştım. O sırada Londra’dan Faruk Zapçı telefon etmişti. Ben de bir ‘merhaba’ demek için telefonu aldım. Gezide olduğumu duyan Faruk, “Londra’ya gel. Bülent Ersoy da burada. Birlikte konserine gideriz. Belki sen de bir konser organizasyonu yaparsın” deyince, hiç düşünmeden ‘geliyoruz’ dedim.
               
O zamanlar ben, Türkiye’den getirdiğim sanatçılar ile Hollanda’da konserler organize ediyordum. Hatta Beyaz Kelebekler grubunun “Sen Gidince Bak Neler Oldu” şarkısını plak yapıp televizyonlardaki Top Pop programlarına çıkarmıştım. O sırada Frankfurt bürosunda bulunan İsviçre muhabirimiz Erdinç Ispartalı, Londra’ya gideceğimi, Bülent Ersoy ile belki de bir konser anlaşması yapacağımı duyunca, “Sakın ha !” diye bağırdı. Erdinç, bir süre önce İsviçre’de konser veren Bülent Ersoy’un büyük rezaletler çıkardığını, evlerinde kaldığı aileye bile adeta işkence yaptığını anlatarak beni uyarmıştı.
Eşim ile birlikte Frankfurt’tan otomobille Hollanda’nın Hoek van Holland limanına geldik ve buradan feribot ile İngiltere’ye geçtik. Bülent  Ersoy’un Londra Palladium Salonu’ndaki konserine gittik. Ersoy’un kadrosunda Müzeyyen Senar da vardı. Bülent Ersoy’un, Müzeyyen Senar ekolünü taklit ettiği ve hatta bu ünlü sanatçıdan ders bile aldığı söylenir. Buna rağmen, kendisinden önce sahneye çıkan ve çok alkış aldığı için programını uzatan Müzeyyen Senar’a çok kızan Ersoy’un, “Yeter be, indirin şu kadını sahneden” dediğini ben şahsen kuliste duymuştum. Bu vefasızlık örneğinden sonra sahneye çıkan Bülent Ersoy’un, program sırasında yere çöküp uzun havalar ve mayalar okumasına kızan dinleyicilerden bazıları, “Yeter be, buraya ağlamaya gelmedik” şeklindeki protestoları, çok kaba karşılık bulmuştu.
Dostum Faruk Zapçı, Bülent Ersoy ile göüşmem için bir gün sonrası için randevu almıştı. Bülent Ersoy’un o zaman iki sevgilisi vardı. Biri Türk, diğeri de İranlı. Londra’da İranlı sevgilisinin evinde kalıyordu. Faruk Zapçı ve eşim ile birlikte İranlı’nın evine gittiğimiz zaman, gördüğümüz manzara karşısında çok şaşırmıştık. Üzerinde resmen basit bir entari olan Ersoy pejmürde bir vaziyette bizi karşıladı.
Korkmuştum ama kafaya koymuştum bir kere… O’nunla anlaşmak mecburiyeti hissettim. İleride, iftiraya uğramamak için her şeyi detaylı yazmak durumundayım.
Bülent Ersoy ile 3 konser için 150 bin guldene anlaşmıştım. Mayıs ayındaki konserler Brüksel, Amsterdam ve Rotterdam’da olacaktı.
Konserlere hazırlık yaptığım için, Ersoy’un Köln’de verdiği konseri de inceledim. Köln konserindeki ekipte Beyaz Kelebekler de vardı. Soyunma odasında birlikte olduğum Bülent Ersoy, kendisi için getirilen kuaförleri beğenmediğı için ardı ardına kovuyordu. Konser sırasında genç dinleyiciler ile yaptığı münakaşa, konser sonrasında gittiğimiz lokantadaki ‘aykırı’ tavırları ile nefret topluyordu. Bülent Ersoy, Beyaz kelebekler grubundan bir gence ilgi duyuyordu. O genç yanında oturmazsa yemeğe başlamayacaktı.
Sonuçta Hollanda ve Belçika konser günleri geldi çattı. İlk konserimiz cumartesi akşamı Bruksel’de idi. Avans verdiğim ve her konserin parasını, konser öncesi vermeyi taahhüt ettiğim Bülent Ersoy, 5 bin gulden eksiği bile kabul etmedi ve parasını tam almadan sahneye çıkmadı. Sorun, seyirci azlığından kaynaklanmıştı. Ermeniler’in ‘Bomba atacağız’ tehdidi sonrasında konsere gelen az olmuştu. İkinci gün pazardı. Amsterdam’daki konser saat 14.00’te başlayacaktı. Otelde bekleyen Ersoy, paranın tamamı gelmeden salona gitmeyeceğini söylüyordu. Ersoy’a banka hesaplarımı gösterdim. “Bugün pazar, bankalar kapalı, müşteri de az.. Yarın bankadan çeker öderim” dedim ama işe yaramadı. Kendisine, ‘Hürriyet Reklam Bürosu’ adlı firmamın çeklerinden verdim ama yine kabul etmedi. Otelinde kaldığı rahmetli Yüksel Kazancı “Ben kefilim”dedi ve çok değerli pırlantalarını uzattı, yine olmadı. Otelden salona gittim ve kasadaki paraları topladım. Daha sonra birkaç dosttan para topladım ve götürdüm. Bület Ersoy sahneye çıktığı zaman saat 16.00 olmuştu. İnanın sadece 6 şarkı söyledi ve sahneden indi. Bunun üzerine halk kendisini protesto etti.
Akşamki son konser Rotterdam’da idi. Konserin parasını almadan Rotterdam’a gitmeyeceğini söyleyen Ersoy’a, “Sen gel, orada paranı almazsan sahneye çıkma’’ dedik. Rotterdam’da durum farklı değildi. 2000 kişi beklerken 500 kişi geldi. Kasada ne varsa topladık ama yetmedi. Bülent Ersoy, bir gün sonra bankaların açılmasıyla yapılacak ödemeyi kabul etmiyor ve sahneye çıkmıyordu. Konsere gelen dostlarım, Refik Selahiye ve rahmetli Nazmı Aksoy’dan para istedim. Nazmi, evine gitti ve 10 bin gulden getirdi. Evi 80 km. uzakta olan Refik Selahiye de gitti ve 10 bin gulden getirdi.
Burada çok önemli bir noktaya da parmak basmak istiyorum.
Hollanda’nın en ünlü gazetecilerinden Alexander Munninghof, Bülent Ersoy’un sahne yasağına çok şaşırmış ve bu konuda bir röportaj yapmak istemişti. Teklifi ilettiğim Bülent Ersoy bunu kabul etmedi. Munninghof buna rağmen konsere geldi ve bana soyunma odasına girmek istediğini söyledi. “Gitme”diye uyardım. Sonunda ben ondan önce odaya girdim ve gelmesini bekledim. Kapıyı aralayıp bakan Munninghof için, “Kim bu” diye soran Ersoy’a, “Seninle konuşmak isteyen gazeteci” deyince, küplere bindi. ”Ne soracaksın lan?” diye kükredi. ”Oranı niye kestin, buranı niye ekledin diye mi soracaksın? Ben senin karın niye şöyle böyle yapıyor diye sorsam iyi mi?” diye azarladığı Munninghof’a bunları tercüme edince, “Çok ilginç” dedi ve notlarını aldı.
Ertesi gün Hollanda’nın en ciddi gazetesi NRC Handelsblad’ta, Bülent Ersoy için “Bir hilkat garibesi” başlıklı bir haber yayınlandı.
Rotterdam konserimizin saat 24.00’te sona ermesi gerekiyordu. Büyükelçiler, Başkonsoloslar, Dışişleri Bakanlığı Vize Dairesi Başkanı ve eşi gibi seçkin davetlilerin bulunduğu konserin uzamaması için ricada bulunduğum Bülent Ersoy, bana sırf  5 bin gulden ceza ödetmek için konseri uzattı da uzattı. Saatin dolmasına 5 dakika kala, Vize Dairesi Başkanının eşi ile oturan benim eşime gül yaprakları atarak, “Nasıl, bir elbise daha değiştireyim mi?” diyen Bülent Ersoy, soyunma odasından döndüğü zaman saat 00.10 olmuştu. Birkaç şarkı söyledikten sonra benim önüme gelip, “Ne dersiniz, bir elbise daha değiştireyim mi?” diye sordu ve yeniden soyunma odasına gitti. O kadar kızmıştım ki, arkasından gitmek isteyişime  dostlar engel oldu. Konser de böylece saat 00.35’te tamamlandı. Bu nedenle ben de salon için 5 bin gulden ekstra ödemek mecburiyetinde kaldım.
Bülent Ersoy, bu konserde de gençlere sataşmış ve onlarla ağız dalaşına girmişti. Bunun üzerine gençler, konser sonrasında Bülent Ersoy’u getiren otomobilin lastiklerini patlatmışlardı.
O günlerde Hollanda’daki bir konferansa katılmak için gelen Oktay Ekşi, Necati Zincirkıran, Hasan Cemal, Mehmet Barlas ve Nazlı Ilıcak ile de meşgul oluyordum. Bu ünlü yazarlar, Bülent Ersoy konserine davetimi (Aman şeytan görsün yüzünü mealinden) nazikçe kabul etmemişlerdi.
Bir gün sonra bu dostlarla Amsterdam’da dolaşıyorduk. Necati Zincirkıran, Amerika’daki oğluna para havale etmek istedi. Bunun üzerine bir bankaya girdik. Tesadüf ya, aynı bankaya Bülent Ersoy da girmez mi? Beraberinde rahmetli Yüksel Kazancı olduğu halde bankaya giren Bülent Ersoy’a sırt çeviren bu ünlü yazarlar şuna şahit oldular:
              
Benim gulden olarak anlaşma yaptığım Bülent Ersoy, aldığı paraları Alman Markı’na çevirince, kendi hesabına göre 1.120 Mark eksik olmuş.  ‘Verdiğin para eksik çıktı’ dedi. Kur kaybından doğan 1.120 Markı benim sorumluluğum olmadığı halde, ismime halel gelmemesi için orada ödedim. Tesadüf ki, cebimde mark olarak 1.100 vardı. Onu verdim ve “Bir dakika” diyerek, vezneden 20 mark daha aldım ve verdim.
Bülent Ersoy’un konserler öncesinde onuruna verdiğim bir yemek vardı ki, dillere destan. Beyefendi (pardon, hanımefendi) için Türkiye Restaurant’ta toplanmıştık. Yemek masasında O’na ayırdığımız yerin karşısına eşimi oturtmuş, ben de yanındaki sandalyeyi ayırmıştım. Ama hanımafendi bir türlü gelmiyordu. Neden sonra geldi ve yanıma oturdu. Ne bana ve ne de eşime tek kelime bile söylememe nezaketsizliğini gösterdi. Yemek boyunca birşey yemedi. Meyve ikramını da kabul etmedi. Bir süre sonra mecburen, “Kalkalım mı?” diye sorduğum zaman “E herhalde” diye çok kaba bir karşılık verdi ve hepimizden önce dışarı fırladı.
Dışarı çıktığım zaman bağırıyordu Bülent Ersoy. ”Ne varmış bu lokantada” diye aşağılıyordu. Sonradan öğrendim ki, hanımefendi bana ulaşmayan bir mesaj göndermiş.  İki gün içinde  aşık olduğu bir darbukacının çalıştığı küçük bir lokantaya gitmeyi istemiş. Bu mesaj bana ulaşmadığı için Türkiye lokantasına gitmiştik.
Bülent Ersoy’un nefret uyandıran bu hareketlerini anlatan röportajımı Hürriyet’e göndermiştim. Bu röportaj Hafta Sonu gazetesinde, ‘Bülent Ersoy’un Avrupa utanç raporu’ başlığı ile  tam sayfa yayınlanınca, Sıkı Yönetim Komutanı, “Bu kişi adam olmaz” deyip, kaldırılan sahne yasağını yeniden koydu.
Bülent Ersoy, benim ve Hafta Sonu’nun aleyhine açtığı 10’ar milyon liralık davadan sonradan vazgeçmek mecburiyetinde kaldı. Nede olsa medyaya ihtiyacı vardı.
Bu olayların hemen akabinde, Amerika yolculuğu sırasında Amsterdam’da ağırladığım Zeki Müren’e, “Bülent Ersoy buradaydı” dediğim zaman,  rahmetli Müren, “Lütfen İlhan’cığım, bu kişinin adını duymak istemiyorum” demişti. Aralarındaki bu sevgisizliğe rağmen Zeki Müren öldüğü zaman, gösteriş yapmak için cenaze törenine ilk koşan da Bülent Ersoy oldu.
Benimle tanıştıktan sonra, Türkiye’de gördüğü her Hollandalı Türk’e “İlhan Karaçay’a selamımı söyleyin” diyen vefalı Zeki Müren unutulamaz.
Ya Bülent Ersoy mu?
          
O’nu son defa NTV’nin açılış töreninde görmüştüm. Mustafa Denizli ve rahmetli Kenan Onuk ile ön sırada oturuyordum. Arkamdaki sıraya baktığım zaman Bülent Ersoy ile göz göze geldim.  Bir kelime bile söylemedi . Tabiiki ben de !!!
Bülent Ersoy’un , Deniz Baykal hakkında söyledikleri tartışılıyor. Ama aslında O, kaldırılmış olan sahne yasağını kendi hataları nedeniyle yeniden koydurdu. Bülent Ersoy’u benden daha iyi anlatanlar da var.
Bir meslektaşımız O’nu şöyle tanımlamış: Lirik bir olaydır Bülent Ersoy.
Bu meslektaşın yazısını altta bulacaksınız.
 
 

Lirik bir olaydır Bülent Ersoy
Tolga TANIŞ
28 Ağustos 2005 
 
Kalın dudaklarını öne uzatıp, bir yandan sağ elini yumruk yapmış göğsüne sertçe vururken, ablanız size kurban olsun diye gelenleri bağrına basacakmış gibi halleri de vaki. Karşısındakine kızmış, yanağındaki beni titrete titrete, çatallaşmış sesiyle fırça kaydığı da.
Gazinoda havası en tepeye ulaştığında arkasındaki orkestraya dönüp, kudur, diye bağırırken şaşırmayın. Sefam olsun diye elindeki rakı kadehini bir dikişte fondip edip yere atarken, parmağındaki pırlanta tek taş fırlayınca, bulmaları için etraftaki garsonlara küfürler savurduğunda da öyle. Zira sanki bir şeylerden gocunuyormuş gibi en cafcaflı abiyelere bürünüp, en süslü mücevherlerle dolaşan Bülent Ersoy’un hayatı işte biraz da bu çelişkilerdir. Onunki, Müzeyyen Senar ekolü tok sesli yeni yetme oğlanın, Zeki Müren ile kapışa kapışa büyüttüğü cinsiyetsiz şahsiyeti, çapkın kadına dönüştürme öyküsüdür. Hepsi bir yana, sadece müziğinin değil, siyasetinin, hukukunun, toplumsal değerlerinin en keskin virajlarında bu ülkenin trafik levhası gibidir. Sert bir dönüş var, dikkat! İster şöhret için diyecek kadar katı, ister ekmek parası için diyecek kadar naif, ister kendini bulması için diyecek kadar romantik olun; ayrıca, kozasından çıktığı dönemde her halükarda epey bir ıstırap vardır. Cemal Süreya’nın dediği gibi; lirik bir olaydır Bülent Ersoy olayı, hatta kendi içinde destansı bir yanı da yok değildir.

Hastanede doğar. 1952’de İstanbul Üsküdar’daki Zeynep Kamil’de. 9 Haziran’daki doğumundan sonra çıkartılan mavi nüfus kağıdında ad hanesinde Bülent, soyadı kısmında Erkoç yazılıdır.

Annesi Necla Hanım, Bülent’i doğurduğunda daha 16 yaşındadır. Ailesinde herkes bankacıdır. Babası bir bankanın muhasebe sorumlusu, annesi aynı bankanın memuru, dedesi de o bankanın hissedarları arasındadır. Yıllar sonra verdiği bir röportajda, musiki merakını, kanun çalan dedesi ve udi babaannesine bağlayacaktır. Hatta bu sayede daha üç yaşında, 40 yıllık usta gibi musiki okuyabildiğini söyleyecektir.

O yıllarda ailece Altıyol’daki Erkoç Apartmanı’nda oturmaktadırlar. Daha sonra Göztepe’ye yerleşirler. Bülent Ersoy’un da seneler boyunca ayrılmayacağı semte.

İlkokul, ortaokul hep Yeldeğirmeni semtinde geçer. Bankacı aile fertleri yüzünden, 1966’da Haydarpaşa Ticaret Lisesi’ne başlar. O yıllar musiki ilgisi, terennümlerle ufak ufak kendini gösteriyordur ama iş daha ciddileşmemiştir. Asıl hikaye, liseye girdiği aynı yıl Kadıköy Musiki Derneği’nin kurucusu udi Rıdvan Aytan ve geçtiğimiz aylarda ölen ünlü bestekár Melahat Pars’tan dersler almasıyla başlar. Ailenin de bunda teşviki vardır.

Üniversiteyi kazanamaz. Bir ahbapları kanalıyla, İstanbul Belediye Konservatuvarı’na girer. Klasik Türk Musikisi şan bölümüne. Bir yandan konservatuvar bir yandan musiki cemiyeti, artık kendini tamamen müziğe vermiştir. Ve müzikle gelecek şöhretin hayaline…

NİŞANLISI KIZLA VAPURDAYDI

‘Bir gün vapurda gördüm. O zamanlar daha genç bir delikanlıydı. Bir hanımla beraberdi. Nişanlısı. Ama makyajlıydı da. Boynuna fularını bağlamıştı. Elimdeki gazeteyi görünce, ‘Acaba, Bülent’imden bahsediyor mu gazete?’ diye sordu nişanlısı hanım. ‘Bülent’iniz sanatçı mı?’ diye sordum ben de: Evet, Kadıköy Musiki Cemiyeti’nde. Şimdi de Saray Sineması’ndaki konserden dönüyoruz.’

Gazeteci Hulki İlgün, Bülent’i gördüğünde daha 70’lerin başıdır. Konservatuvara artık hiç uğramadığı, cemiyette Melahat Pars’ın yardımıyla keşfedilmeye çalıştığı yıllar. Fena da değildir gerçi durum. Onun sayesinde bir plak anlaşması bile yapmıştır. Ama hayatındaki asıl milat, 1974’tür. Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan ve Müzeyyen Senar’la tanıştığı yıl.

‘Fahrettin Aslan’a uğramıştım. Yeni birini Bebek Maksim’de sahneye çıkartacağım, bir dinle, dedi. Önem vermediğim için yüzümü bile dönmemiştim. Ama baktım biri beste okuyor, aksak okuyor, maya söylüyor. Çok iyi. Bir süre sonra onu hatırladım. Evvelden bir arkadaşımın ricasıyla evime gelmişti. Doldurduğu bir plağını dinletmişti. Pırıl pırıl bir sesi vardı. Fahrettin’e döndüm, hemen al, bu çocuk çok başarılı olacak, dedim. Biraz sonra yanıma gelerek elimi öptü. ‘Şimdi adım Bülent Ersoy efendim’ dedi.’

Senar, 2 yıl önce Set Üstü’ndeki evinde de gördüğünde çok beğenmiştir Bülent’in sesini. Hatta o zaman bir nasihatte de bulunmuştur. 25 yıl önce Zeki Müren’e söylediği şeylerin aynısıdır: ‘Seni dinlerken acaba ben mi söylüyorum diye tereddüde düştüm, Mutlaka kendi üslubunu bulmalısın.’

Daha sonra Cemal Süreya da o dönemin şarkıcılarını anlatırken, şöyle yazacaktır: ‘Son kırk-elli yıllık evre içinde tek doğurgan ses Müzeyyen Senar’dır. Zeki Müren onun parıltılı çocuğu, Behiye Aksoy hayırsız kızıdır. Bülent Ersoy’a gelince, ona da Müzeyyen Senar’ın mafya ile birleşmesinden doğmuş, gizlice ama özenle büyütülmüş yasadışı çocuğudur diyebiliriz.’

ZEKİ MÜREN PES ETTİ

O dönemki yeraltı dünyası-gazino ilişkilerinde Mehmet Nabi İnciler’den (İnci Baba) Nurettin Güven’e etrafı babalardan yana hiç eksik olmaz gerçekten de. Arkası sağlamdır. Ama bütün duruşunu etkileyecek, belki de onu bıçak altına yatma kararına kadar götürecek asıl olay Zeki Müren meselesidir. Ve Paşa’nın etkisinin yadsınamayacağı cinsellik öyküsü…

Daha çocuk yaşlarda annem evden gidince annemin elbiselerini giyer, makyaj yapıp, elime de bir sigara alarak ayna karşısında kadınsı pozlar verirdim, diyor ama bir dönem bir kıza nişan yüzüğü takmışlığı da var. Tanburi Sadun Aksüt’ün 2000 yılında çıkan ‘‘Alkışlarla Geçen Yıllar’’ kitabına göre ise Bülent’in eşcinselliği gençliğinde ders aldığı udi Rıdvan Aytan’a uzanıyor.

Nasıl olduğu ya da nasıl doğduğu tartışılır. Ama bu yönüyle o dönem 28 cm’lik apartman topuklarla Çankaya’da cumhurbaşkanlığı davetine katılan, etekle sahne tozu atan Zeki Müren’i fazlasıyla andırdığı muhakkak. Tabii bir farkla. Ondan hem daha genç hem de daha gözü karadır. Eşcinselliğini çok daha açık yaşayacak kadar. Yarışamayacağını anlayan Müren’i ‘Ben göğsümü gere gere ortaya çıkarım, o nasıl yapacak?’ diye erkek ağzıyla konuşturacak kadar. Hatta, ‘Zeki Müren ve ben bu ülkenin iki neferiyiz’ diye şirinlik yapmaya çalıştığında, Paşa’ya ‘Ben askerliğimi yedek subay olarak yaptım, o kendi adına konuşsun…’ dedirtip, artık bu alanda teslim bayrağını çektirtecek kadar…

Ece Ayhan demiş bir keresinde, Zeki Müren gençken gerçekten bir kelebekken, Bülent Ersoy da şimdi bir kelebektir. Farkı zaman içinde açar. Daha frapanı, daha efeminesi, daha adamın gözünün içine sokanı… Belki de bu yüzden hiçbir zaman yıldızları barışmaz. Ne Paşa benimser Ersoy’u ne de Paşacılar. Ersoy, bunun kendisi için bir ukde olduğunu yıllar sonra açıklayacaktır: ‘Bugüne kadar beni gazinoya gelip de dinlemeyen tek bir sanatçı vardır. O da otorite kabul ettiğimiz Sayın Zeki Müren Beyefendi’dir. Değerli teşriflerini senelerce bekledim. Ama ne yazık ki gerçekleşmedi. Gerçekleşmeyecek de.’

CUMA NAMAZI VE FONDİP RAKI



Paşa, Bülent Ersoy’u izlemeyi reddetse de, 70’lerin sonunda artık eğlence aleminde Bülent Ersoy vardır. Cuma namazı kılan, eşcinsel olduğunu bağıran; abdestsiz sahneye çıkmayan, rakıyı fondip içen; sahnede kibar kibar konuşan, sinirlenince dümdüz giden delikanlı artık kendini kabul ettirmiştir. Bütün meraklı kadınların kocası, bütün maço erkeklerin karısı gibidir.

İş orada kalmaz ama. Sahnesindeki pornografi gittikçe yükselmektedir. 1980 yılının eylül ayında ilk adli vakasını yaşar. İzmir Fuarı’nda sahnedeyken ‘aç, aç’ tezahüratları arasında seyircilere hormonlarla şişirilmiş memelerini gösterince, İzmir Savcılığı, ar ve adaba aykırı haraket etmekten kovuşturma başlatır. O olaydan sonra sahne yasağı aldığı güne kadar ‘aç, aç’ tezhüratı yapılmayan programı olmaz. Ama işler hiç de umduğu gibi gitmeyecektir. Olaydan tam bir hafta sonra askeri darbe olur. 12 Eylül dönemi başlamıştır.

Ortada sıkıyönetim var. Memleket diken üstünde. Biraz durulmak lazım derken, ilkinin üzerinden iki hafta geçmeden Bülent Ersoy yine karakolluk olur. Bu sefer hakime hakaretten yargılanmıştır ve tutuklanmasına karar verilir. 19 Eylül günü, Buca Bölge Cezaevi’ndeki 48 günlük hapisliği başlar. Erkeklerle de yatmaz, kadınlarla da. Özel bir bölümde tutulur. Duruşma hakimi daha sonra Cumhuriyet Başsavcılığı da yapacak olan Sabih Kanadoğlu’dur ve karar duruşmasında Ersoy’a Türk filmlerindeki babacan hakimler gibi konuşur: ‘Aklını başına topla, bu senin için bir şanstır.’

12 Eylül, hem yaptıkları hem de ilişkilerinden ötürü iyice sıkıştırmıştır ve artık bir karar vermesi gerekmektedir. Ya sahnede çekiciliğini yitirme pahasına kendine çeki-düzen verecek ya da bambaşka bir kimlik yaratacaktır. 1981’de ‘Neden kadın oldum’ adıyla Hürriyet’te yayınlanan yazı dizisinde ameliyat kararını nasıl verdiğini anlatır: ‘Benim için erkek olarak yaşamanın imkansız olduğunu, homoseksüel olarak yaşamanın da imkansız olduğunu anladım. Ayrıca homoseksüelliğin de bizim toplumumuzun görüşlerine ters düştüğü fikri ağır basınca ameliyata kesin karar verdim. Hapisteki günlerimde bundan emin oldum.

’

YARI TIBBİ YARI HUKUKİ BİR VAKA

Ameliyat Londra’da gerçekleşir. 1981 yılının 14 Nisan’ında. O güne kadar Türkiye’de böyle bir şey ilk defa yaşandığından, herkes bunu konuşmaktadır. Türk halkı vajina estetiğinden, kadınlık hormonuna kadar hiç duymadığı terimler okumaya başlar. Ameliyat detayları bir yana asıl kıyamet daha ‘soyut’ bir konudadır: Şimdi Bülent Ersoy kadın mıdır, erkek midir?

Psikolog, sosyolog, jinekolog, politolog kim var kim yok fikrini söylemeye başlar. Herkesin kendine göre bir ele alış tarzı vardır. Bülent Ersoy, o dönem hiçbir cinsiyete ait olmayan, y kromozomu ile suni vajina arasında sıkışmış, yarı tıbbi yarı hukuki bir vakaya dönüşmüştür. İnsani yönü bir tarafa uzun süre de böyle kalacaktır. Hayatında karşılaşacağı diğer değişiklikler ise bunun yanında teferruattır. Artık cuma namazlarına gidemeyecek olması ya da ameliyattan önce jön prömiye olarak Gülşen Bubikoğlu, Fatma Girik gibi yıldızlarla oynarken sonraki filmlerinde jön dam olduğundan ikinci sınıf aktörlerle yetinmek zorunda kalacak olması gibi.

Ameliyatın ardından avukatları mahkemeye başvurur ve Ersoy’un hem cinsiyetini hem de soyadını (Erkoç iken resmen Ersoy olur) değiştirirler. Ellerindeki rapor her şeyi açık açık yazmıştır. Devlete Ersoy’un sakallarının çıkmadığını, memelerinin büyük olduğunu ve 14 cm derinliğinde bir vajinaya sahip olduğunu bildirmektedir.

Sonrası malum, İstanbul Valiliği pek öyle düşünmez. Genel ahlak kurallarına aykırı bulunur, mahkemenin kadınlık kararından 8 gün sonra, 13 Haziran 1981’de sahne yasağı yer. Sonra Yargıtay kadınlık kararı alan mahkemenin kararını da bozar, muayeneler, mahkemeler, itirazlar, tekrar muayeneler, mahkemeler derken sahneye çıkmasına bir türlü müsaade edilmez. O dönem sadece kaset yapar, yurtdışı konserlerine gider. Parasız kaldığı olur, mücevherlerini satar, intihara teşebbüs eder, yardım edecek adam arar, kurtarabilir mi diye Deniz Baykal ile konuşur, ama bir türlü olmaz. En sonunda Turgut Özal kurtarır ve 14 Şubat 1988’de arkada Semra Özal’ın yolladığı dev bir çiçek önünde 7 yıl aradan sonra tekrar sahneye çıkar. Bu arada her şarkı arasında ellerini açıp ‘Allahıma şükürler olsun’ diye dua etmektedir.

Bülent Ersoy’un o dönem neden yasaklı olduğu çok tartışılır. Kimine göre Fahrettin Aslan kendi gazinosuna çıkmadı diye böyle bir karar aldırmıştır. Kimine göre Kenan Evren bizzat istemiştir. 12 Eylül öncesi yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Meclis bir türlü ittifak sağlayamazken, bazı zarflardan Bülent Ersoy ismi çıkması Evren’i o dönem çok sinirlendirmiştir o da intikam almıştır. Ya da yeraltı dünyasına yönelik operasyonlarda Bülent Ersoy da ilişkilerinden dolayı sahnelerden ‘temizlenmesi’ gereken biridir. Ar, ahlak, siyaset, yeraltı dünyası, aslı bilinmez; ama sebep her ne ise o dönem bitip Bülent Ersoy tekrar sahneye ve televizyon ekranına kavuştuğunda bambaşka bir kişiliğe bürünmüştür. Hacimli saçlar, takma kirpikler, hafif taşmış ruj, koyu bir allık, uzun tırnakların üstünde kıpkırmızı oje, dekolteli, işlemeli ağır abiyeler, incecik topuklu pabuçlar, alameti farikası yelpaze ve pırlanta takılarla daha az agresif, daha ölçülü, daha kadın biri olarak çıkmıştır. Paraya boğduğu genç sevgilileriyle boy boy fotoğrafları çıktığında, artık çoğu kimse onunkini eşcinsel bir ilişki olarak değerlendirmeyecektir. ‘Dönmüş’ olması aklın bir kenarında mahfuz kalmak kaydıyla, muzır bir homoseksüelden, zengin ve çapkın bir kadına terfi etmiştir.

FACEBOOK YORUMLARI

YORUMLAR






    0 YORUM