$USD
EURO
ALTIN

Çaylarımızı içmeden sahneye çıkmayız

4 Aralık 2016 - 18:14

Ahmet, zeki ve uyanık bir arkadaşımdır. Komşu köyden gelir. Bana ilticacı olarak 1990 yıllarında geldiğini anlattı. Neden ilticacıydı bana anlatamadı ama politikayla ilgisinin olmadığını çok iyi biliyorum. İlkokulu bitirdikten sonra inşaat işçiliği yaptı, sonra parke döşedi, fayans döşedi ve askerden sonra“ Almanya’ya kapağı attım“ diye anlatır. Almanya’da Almanca öğrenmek için zamanı olmadı. Kız aradı, buldu, […]

Çaylarımızı içmeden sahneye çıkmayız

Ahmet, zeki ve uyanık bir arkadaşımdır. Komşu köyden gelir.
Bana ilticacı olarak 1990 yıllarında geldiğini anlattı.
Neden ilticacıydı bana anlatamadı ama politikayla ilgisinin olmadığını çok iyi biliyorum. İlkokulu bitirdikten sonra inşaat işçiliği yaptı, sonra parke döşedi, fayans döşedi ve askerden sonra“ Almanya’ya kapağı attım“ diye anlatır.

Almanya’da Almanca öğrenmek için zamanı olmadı. Kız aradı, buldu, evlendi onunla ve kebap dükkanı açtı karısının üzerine.
Sonra manav dükkanı, bakkal dükkanı, lokanta …

Bunların hepsini terketti. Artık organizatörlük yapıyor.
„Toplumsal iş“ yapıyorum diyor.

Giyinişini değiştirdi, diline hıyarın tanesi 2 Euro derken, şimdi yeni öğretiler ekledi:
„Sanatçı ölmez, sanatçısız toplum gelişmemiştir. Halkımız maalesef tiyatroya gitmez, kitap okumaz.“

Beni devamlı davet eder; „Şinasi, gel, bir gör, sen kabare mabare yapıyorsun, bir de hakiki sanatçıları izle, sanat nefes alsın.„
Türkiye’den bir tiyatro gurubu. Kelebekler mi ne ya da buna benzer isimleri var.

Oyuncuların hepsi Türkiye’de reyting rekorları kıran dizilerde oynuyorlarmış.
“Acaip sanatçı çocuklar“ mış.
„Onları tanımanı istiyorum. Tanıtırım sana onların hepsini tek tek. Bir dediğimi iki etmezler benim. Kimin sanata hizmet ettiğini hemen anladılar.“

Gittim. Gerçekten beni tanıştırdı hepsiyle. Hakan, Hüseyin, Arda, Baran, Ayşe, Merve, Şebnem.

Başlarındaki Baran’mış. Çok iyi tanıyormuş Almanya’yı ve buradaki Türk izleyicileri.

Tam üç kez gelmiş Almanya’ya.

Almanca bile öğrenmis nerdeyse:

Guten Tak, Aufwiydesehheen, Wigets…. Hungerrr niks esssen?

Türk izleyicinin eğitimi çok düşükmüş Almanya’da… Gençlerin Türkçeleri çok kötüymüs. 100 kelimeyle idare ederlermis. Ve çok saf, hatta aptallarmış… Ne desen gülerlermis.
Hemen alkışlar, sonra da Standing Ovation yaparlarmış.
Kendi grubu kaliteli oyunculardan oluşmuş.

Örneğin; Şebnem, ödül alacakların bile listesine girmis, fakat hakkı yenilmiş.

Hüseyin Antalya Filim Festivali’ne nerdeyse davet edilecekmiş.

Ve kendisi; “Kendimi anlatmama gerek yok. Herkes tanıyor beni.

Nuri Bilge Ceylan „Kış Uykusu“nda oynamamı rica etti ama, benim başka angajmanım vardı.

Yılmaz Erdoğan kaç yıldır arkamda dolaşır, etme eyleme, bir filmimde bari oyna, istediğin rolü kendin seç“ der ama ben Yılmaz’ı pek sevmem. Hakkari’den gel, Allah sana hadi kulum yürü desin, inanmam ben bunlara. İşin içinde başka şeyler var. Anlatsam yer yerinden oynar. Kimsenin ekmeğiyle oynamak istemem.

Cem Yılmaz ne yapıyor sahnede? Hiç bir bok yaptığı yok. Gevezelik. Gerilimsiz, inişi çıkışı olmayan gevelemeler. Tiyatro eğitimi? Nanay adamda. Dil? Sivasça. Jönlük? Kameraya sığmayan bir kafa, ablak surat, kara sakallar…

Neyse, kimsenin dedikodusunu yapmam ben. Bizi buraya çağıranın dediğine göre sen de sanat yapıyormuşsun buralarda. Aferin. Almanca dilinde yapıyormuşsun. Almanca’yı biliyorsun yani. Çocukken sizin köyde mi öğrendin? Hahaha. Şakaydı. Almanca dilini sevmiyorum abi ben. Kaba dil.

Dankeşen, ulan böyle teşekkür mü olur“ Neyse, benim hazırlanmam lazım.„

Kelebekler grubunu çağıran komşu köylüm adına İsmail yanıma geldi “Nasıl abi, hakiki sanatçılar bunlar. Baran’ın saçları karmakarışık, jeansi yırtık, Ayşe’nin sütyeni görünüyor, Şebnem ikide bir ruj çalıyor… Sanatçı ayrı olmalı. Sen, kusura bakma ama, devlet memuru gibi siliksin. Bunların havaları başka. Geldiklerini gördüğümde bunlar sanatçı, dedim. Türk sanatçılarının havaları başka ya… Ben beş kilometreden bir Türk’ün sanatçı olup olmadığını anlar hala geldim, ustalaştım yani. El kol hareketleri, hemen senli benli olmaları, biz Bitlis’e turneye gittiğimizde demeleri… ‘Yo yo, ben hangi Türk’ün sanatçı olduğunu bilirim. Sana protokolda yer verdim. Senin oturacağın koltuğa „Meşhur Kabareci Şinasi Dikmen“ yazdırdım. En önde ortada. Ticaret Ataşesinin sağında, konsoloslukta pasaport işlerini yapan abla solunda. Konsolos Bey, Eğitim Ataşesi, Din Ateşesi gelemiyorlar.

Aksilik bu ya, bugün cuma. Mevlana Camisi açılmış, akşam mevlüdü varmış, hafızlar davet edilmis.“

Saat 20.00’de başlayacak oyuna seyirci 19:30’dan sonra gelmeye başladı. Salon büyüktü. Gelenler arkadaşlarını arıyorlar, bağıra bağıra konuşuyorlar, çocuklar oynayıp zıplıyorlar. Bana verdikleri intiba, bunlar tiyatro filan seyretmeye gelmemişler, bunlar birbirlerini görüp, sohbet etmeye gelmişler.

Saat 20:20 oldu, oyun başlamadı, saat 20:30 oldu, oyun başlamadı, oyun 20:40 oldu, oyun başlamadı, saat 20:44 oldu, bizim organizatör çıktı sahneye, oyunu ve oyuncuları övdü, ama seyirci hala geliyordu.
20:46’da Ticaret Ataşesini davet etti bizim oğlan.

Ataşe, sahneye giden merdivenleri yıkarken kıravatını düzeltti, eline tükürdü, o tükrükle saçları yağladı, sol elini cebine soktu, sağ eliyle mikrofonu aldı ve tiyatronun insan hayatında önemli rollerinin olduğunu, Şekspir denen adamın sayesinde İngilizlerin bir sürü para kazandığını ve bizim de tiyatrocularımızı pazarlamamız gerektiğini, ama Avrupalıların Türk sanat ve kültürünün ilerlemesini istemediklerinden heyecanla söz etti.

Devlet olarak ihraç edilecek her şeye prim verileceğini partisinin seçimlerden önce söz verdiğini hatırlattı. Tabii, namusuyla, şerefiyle oynanan tiyatronun destekleneceğini, şey gibi kadınların sahneye çıkmasının dinimizde yeri olmadığını belirtti. „Ve şimdi karşınızda Kelebek’ler“ dedi.
Elimde oyunun metni yok. Ama gördüğüm ve duyduğum kadarıyla oyuncular ev ödevlerini yapmadan gelmişler Türkiye’den. Metinlerin konuşulması, diyaloglardaki aralar, birbirlerinin zamanlarına dikkat etmemeleri, duruşları, hareketleri herşey laubaliydi. Çok aceleleri varmış gibi hızlıydılar. Seyircilerin onları dinlemesi ve anlamaları oyuncuların umurunda değildi. Kendi seyircilerine saygıları yoktu.
Düşünün apandist ameliyatı yapan doktorun „aaa bu hasta Almancı mı…. O zaman apandistin yarısını içerde bıraksam farketmez.“ dediğini.

Ya da saç tıraşı yapan berberin Almancı olduğu için müşterisinin kafasındaki saçların yarısını kesip diğerini kendi mesleğine saygısızlıktan bırakması gibi.

5-6 yaşlarında bir cocuk, „anne, bu abi dayıma benziyor“ diye şaşırınca oyuncuların ikisinin de çocuğun annesine laf yetiştirmeleri;“ hanım teyze, babasına benzemediğimiz sürece sorun çıkmaz..“ demeleri, bu arada tamamen metin dışına çıkmaları, metne geri dönmekte zorlanmaları…

Bunlar yalnız birinci perdede olan saygısızlıklar. İkinci perdede Şebnem Hanım sahnede yoktu. Sonradan öğrendik ki, seyirciyi sevmemis Şebnem Hanım;

„Tiyatrodan anlamayan bir güruh“ demiş bizim oğlana.

Baran Bey sanatçı arkadaşımız oyunun sonunda seyirciye bir daha geldiğimizde daha iyi olacağınıza söz verin, dedi.

İki perde arasındaki zaman 50 dakikayı geçti.
Oyundan sonra niye geciktiklerini sorduğumda Baran Bey sanatçı kardeşimiz „ Organizatör parayı oyun sonrası vereceğini söyledi. Biz yutmayız bu Almancı numaralarını. Para yoksa sahne yok, dedim. Söke söke aldım parayı. Şebnem arada seyircileri saymış dört
kişi fazla çıkmış. Organizatör onlara bedava bilet vermişmiş! Bana mı sordun hödük? Bedava anan babana vermez! Onun için de ara uzun sürdü. Ha biz Türk çayı içeriz oyun öncesi… Poşet çayı verdiler bize. Almancılar içer belki böyle yalları ama, biz Türkiye’den geliyoruz. Semaver buldurdum organizatöre, çay demlettirdim, ben yanımda çalışan sanatçı kardeşlerimin rahat etmelerini isterim. Çaylarımızı içmeden sahneye çıkmayız.“

Ertesi gün bir gazeteye bu oyun hakkındaki düşüncelerimi yazdım. „Sanatçılar kendi sanatlarına saygı duymuyorlar. Oyun çok kötüydü. Ne dilleri dile benziyordu, ne gerilim vardı anlatılanlarda, ne konuyu beden becerisiyle anlatabildiler, ne de dille. Muhakkak ki, içlerinde istediğinde işini iyi yapabilecek olanlar vardır ama, onlar o akşam sahnede yoktular, beceriksizlerdi.“
Gazeteyi okuyan bizim organizatör oğlan aradı; „Şinasi abi ya, bunların yaptığı sanat dil mi yani. Sen de herşeyi ciddiye alıyorsun. Şaşmaz düşmez bir Allah. Baran Bey sanatçı kardeşim seni avukatına verecek, ekmeğiyle oynuyorsun çünkü! Baran Beyin yukarılarda tanıdığı milletvekili varmış ona da şikayet edecek seni. Yani gerekli miydi hepsi? Sanat işte, iyi olsa da olur, az iyi olsa da olur.“

Frankfurt – Şinasi Dikmen

FACEBOOK YORUMLARI

YORUMLAR






    0 YORUM